29 Mayıs 2010 Cumartesi

REMZİYE HANIMIN NESCAFE İLE ÇİZDİĞİ TABLOLAR...

Remziye hanımla tanışmamız bundan sekiz ay öncesine dayanıyor…

Kendisi oldukça nazik,düşünceli ve prensipli kişiliğine hayranlık duyduğum bir büyüğüm...

Remziye Efcan bir resim sanatçısı.Yurtiçi ve yurtdışında pek çok kişisel sergiler açmış.Ne ilginçtir ki, bu işe profesyonel olarak 50’li yaşlarda yakalandığı kanser rahatsızlığından sonra başlamış.Temelde varolan yeteneğini terapi amaçlı kullanmaya başlayarak resime yoğunlaşmış…

Tablolarında yağlı ve suluboyanın yanı sıra granül nescafe kullanmakta.Bu tekniği tuvalin üzerine yanlışlıkla dökülen nescafe sayesinde bulmuş ve hocasıyla üzerinde çalışarak geliştirmiş…


Photobucket

Nescafe’den resim nasıl olur acaba? diye düşünürken karşımda birkaç saat içinde biten Namık Kemal portresiyle şaşırıp kaldım…
Özellikle Osmanlı resimlerinde bu teknikle güzel sonuçlar elde ettiğini,üstelik maliyetininde çok düşük olduğunu söyledi…


Bunun dışında soğan kabukları ve böğürtlenden elde ettiği renkleri resimlerinde kullandığını anlattı…


Photobucket

Photobucket

SİTE ÖNERİSİ...

90’lı yılların başında lise öğrencisi olan kuzenim heavy metal müziğini ve tarzını benimsemiş fiziki görünümünde bir takım değişiklikler yapmıştı… Önceleri bu durum büyükler üzerinde tedirginlik yaratmış, hemen hemen aynı yaş grubunda olduğumuz içinde kendisiyle benim konuşmam uygun görülmüştü…

“Müziği dinlemende sorun yok da,böyle giyinmek istediğine eminmisin?” diye sormuştum.
“Ablacım,ben böyle seviyorum emin ol 50’li yaşlara geldiğimde yine böyle giyinip bu müziği dinliyor olacağım” dedi…

Neyse şimdi 30’lu yaşların ortalarındayız, zaman geçtikçe zevklerde değişebiliyor.
Onunki de değişti. :))
~~~~~~

Ben çok ağır olmamak kaydıyla Türk Sanat Müziği klasiklerini dinlemekten hoşlanan biriyim.Bunun yanında artık yeni yeteneklere de fırsat verilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.Tv kanallarında yapılan sayısız yarışmadan pek çok yarışmacı geldi geçti isimlerini unuttuk bile…
Ancak kabiliyetli olanların peşi yine de bırakılmıyor.TRT’ de halen görmeye devam ettiğimiz İhsan Güvenç kendisine hoş bir site hazırlatmış. TSM sevenlerin videolar bölümüyle daha çok ilgileneceğini düşünüyorum…

İhsan Güvenç Sitem 2010

27 Mayıs 2010 Perşembe

AYNADAKİ RUJ İZLERİ…

Okul tuvaletinde gizlice sürülen ruj sonrası dudaklarını kontrol eder kız öğrenci…

Kendisine ne kadar yakıştığını düşünürken içinden gelen bir hareketle dudaklarını aynaya yapıştırıp ruj izini aynaya bırakır.Yaptığı bu hareketin okul içinde önce bir modaya , sonrada bir krize dönüşeceğini tahmin edemez tabi…

Oregon (ABD) eyaletindeki okulda bu moda gitgide yayılır.Öyle ki kızlar tuvaletindeki aynalar ruj izinden görünmez hale gelir.

İşin zor kısmı temizlikten sorumlu hademenindir.Hergün saatlerini harcayarak temizlediği aynalara tekrar ruj sürüldüğünü görmek sinirlendirir görevliyi.En sonunda okul müdürüne durumu anlatarak yardım ister…

Duruma el koyan müdür,okuldaki tüm kız öğrencilerin tuvalette toplanmasını söyler…

Okul içinde giderek büyüyen bu sorunu ve temizlerken yaşanan zorlukları önce birbir anlatır müdür…
“Bakın” der “O kurumuş ruj lekelerini temizlemek o kadar zor ki,şimdi görevli arkadaşımız bu izleri size nasıl temizlediğini gösterecek.” Başıyla işaret ederek görevliyi çağırır…

Hademe elindeki uzun saplı temizlik fırçasını alır,suyla doldurduğu lavabonun içine fırçayı daldırıp daldırıp çıkarır ve aynaları o fırçayla temizleye başlar…

Kızlar şaşkın bakışlarla olup biteni izler ve o gün son olur.Tuvaletteki aynalarda bir daha kimse ruj izine rastlamaz…

~~~~

*Bana göre dünyadaki en zor işlerden biridir ,yönetici olmak ve idarenizdeki kişileri yönetmek.Bir kere ayrı meziyetlerinizin olması gerekir...

Olasılıkları iyi düşünemiyor,çözüm üretemiyorsanız o zaman hiç denemeyin derim...

olay kynk.

TİPİK ÖĞRENCİ...

Photobucket


"Hocam,yarınki sınava tahtadaki konular da dahil mi? "
~~~~

*valla en çok sorduğum sorulardan biriydi bende yalan yok... :)))

POST IT 'LE GELEN AŞK...

Post it kağıtları sadece not yazmak için mi kullanılır? Yoksa... :)))

25 Mayıs 2010 Salı

BİR ŞEYLER DEĞİŞMİŞ OLMALIYDI…



“Bir kere şunu anlamanız lazım,siz evli değilsiniz.15 yıl boyunca neyi beklediniz bilmiyorum ama eşim diye bahsettiğiniz kişi kocanız değil,resmi nikah olmadan da bu isteklerinizin gerçekleşmesi mümkün görünmüyor.” dedim sorununu anlatan bayana, yol göstermeye çalıştım…


Bu konuşmanın sonlarına doğru Mehmet Ali amcada katıldı bize.Tebessüm ederek ayakta sessizce dinledi.Bayan gittikten sonrada traji komik öyküsünü başladı anlatmaya…

63 senesinde Konya’nın Kadınhanı ilçesi-Şahören köyünde öğrencilerinin birinci dönem karnelerini hazırlarken fark etmiş, bir öğrencisi belgeleri olmadığı halde kayıt yaptırmış.Velisini çağırmış.”Bu çocuğun nüfus cüzdan bilgileri lazım,nüfus cüzdanını getirin yoksa karne alamayacak” demiş. Annede çocuğunun kimliğinin olmadığını ve yol yordam bilmediğini söyleyerek yardım istemiş.

Bunun üzerine nüfus idaresindeki arkadaşını arayan Mehmet Ali amca,göndereceği aileye yardımcı olunmasını rica etmiş…

Kısa süre sonra arkadaşı dönüş yapmış.”İyi de demiş.Bu çocuğun kimliğinin çıkması için önce annesinin doğması gerekiyor.Annesi de nüfus kayıtlarında yok ki” diye espri yapmış…

Bu sefer anneanne ve dedenin kayıtlarına bakılmış.Onların da nüfusta kayıtları yokmuş… :-0

Mehmet Ali amca aileyi tekrar bularak onlarla tek tek konuşmuş.Önce 50’li yaşlardaki anneanne ve dedenin nüfusa kaydı yapılmış, kısa süre sonra da resmi nikah kıyılarak bilgileri buraya eklenmiş.Bu aileden doğan çocuğun anneside nüfusta yerini almış.O da kısa süre sonra resmen evlenerek bilgilerini kayıt ettirmiş.Veeee nihayet küçük öğrencininde ismi nüfusta yerini almış…

Tabii bu işlemler olurken karneler çoktan dağıtılmış.O öğrenci ancak ikinci dönemin sonunda nüfus cüzdanını ve karnesini eline alabilmiş…

Aslında çok yazık bu anlatılan,yıl 2010 birşeylerin çoktan değişmiş olması gerekirdi.Hala daha kendini kandıran,resmi nikah olmadan yaşayan kadınların olması şaşırtmaya devam ediyor insanı…


24 Mayıs 2010 Pazartesi

OK YAYDAN ÇIKTI…


Günler süren bekleyişe değdi…
Dün daha yorucu geçti, kalabalık zaman zaman zorladı ama o çoşku her şeyi unutturdu…
Artık geleceğe daha bir umutla bakacağım kesin…

20 Mayıs 2010 Perşembe

KPSS BAŞVURU ÇİLESİ…

Sınav başvuru tarihinin geçtiğini zannediyordum.Aksilik bu ya geçen ay lazım oldu.Kaç sene önce girdiğimi bile hatırlamıyorum.Bir arkadaşım başvuruların daha başlamadığını söyleyince şaşırdım,yani her şey apar topar plan dışı oldu…
Photobucket

Ona sor,buna sor derken kimseden net cevap alamadım.Eskisi gibi değil her şey tamamen değişmiş.Eskiden Kasım sonu gidip kitapçığı alıyor evrakları doldurup teslim ediyordun.Şimdi önce bankaya gidip parayı yatırıyorsunuz sonra ÖSYM bürosuna gidiyorsunuz…

21 Mayıs'a kadar Lisans mezunlarının başvuruları alınacak,Mayıs sonu gibi Önlisans ve lise mezunları başvuru yapıcak…

Sınav tarihleri de farklı Lisans mezunları Temmuz ayında, Önlisans ve lise mezunları Eylül ayında sınava girecekmiş…

Dekont için bankaya gittiğimde memur “şanslısınız” dedi,”günlerdir sistemde sorun vardı” diye ekledi.Bunun üzerine özellikle Bilkent’teki merkeze gittim…

Benim gibi iş yerinden izin alarak gelmiş adaylar sıra bekliyorken duyuru yapıldı.”Sistem gitti!!! belki beş dakika belki de 2 saat sonra gelir.Mesai saati 5’te bitiyor.Yetişmezse yarın geliceksiniz” deyince herkes haklı olarak isyan etti…

Bekledik,bekledik bir saat sonra sistem geldi hatta bir bayan birazdan Alanya’ya yola çıkıcam bari oradan başvurumu yapayım diyerek gitmek zorunda kaldı…
Traji komik ama merkezde bunlar yaşandı.Artık diğer yerleri siz düşünün.

Birde şu şifre konusu var diplomanızdaki mezuniyet tarihi ve diğer bilgilerinizi girip bilgisayar kamerasından fotoğrafınızı çekiyorlar ki bu kısım bana çok gelişigüzel geldi açıkçası o küçücük fotoğraftan kim kimi tanıyacak onu da bilmiyorum…

Neyse şifre veriyorlar.Sonrasında internete girip şifreyi aktif hale getirmeniz gerekiyormuş…
Bu arada geçen yıllarda şifresini unutmuş bir sürü kişi ne yaptı onu da bilmiyorum.Herşey garip ve karışıktı…

foto.knuttz


TATLI BLOG ÖDÜLÜ...

Photobucket

Hafta içi olmasına rağmen bugün hep hafta sonu gibi geldi bana.19 Mayıs kutlamalarına katıldık.Hava serin olmasına rağmen gezdik,dolaştık.Yarın gene iş güç bir koşuşturma bizi bekliyor…

Geçen hafta sevgili arkadaşlarım Mit ve Ballı Cimcime’den tatlı blog ödülü gelmiş,10 blogger’a bu ödülü devretmem istenmişti.Kendilerine kucak dolusu sevgilerimi yolluyorum , bu ödüle değer buldukları için teşekkür ediyorum…

Tatlı bloglar o kadar çok ki seçim yapmak zor ama bende bu ödülü kabul ederlerse,

http://meripoint.blogspot.com/

http://alizafersapci.blogspot.com/

http://eviminincileri-belgin.blogspot.com/

http://ipekbocugu.blogspot.com/

http://senabera.blogspot.com/

http://elifinterazisi.blogspot.com/

http://metebilge.blogspot.com/

http://aklimageldigince.blogspot.com/

http://komancilerveapaciler.blogspot.com/

http://icimdekelebekler.blogspot.com/

http://heristebirhayirvardir.blogspot.com/ a yolluyorum...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

JEAN’E TÜRKİYE’DE NEDEN KOT DENİLİYOR ?

Bütün deterjanların OMO, katıyağlarında SANA olduğu bir dönem vardı ya işte bu da o hesap ama tek bir farkla değişmemiş ismi KOT olarak kalmış…

Anlatılmayı bekleyen bir başarı hikayesi daha ,her ne kadar sonu hüzünle bitse de…

1940 yılında Fransa’ya gitmiş ilk defa orada görmüş blucini (bluejean) işadamı Muhteşem Kot…

Dikilişi,dayanıklı oluşu güven vermiş kumaşın “ben bunu Türkiye’de üretirim.” demiş ve döner dönmez başlamış hazırlıklara…

Öyle ki 1960 yılına geldiğinde günde 200 adet üretir hale gelmiş,çünkü talep inanılmazmış...

Aynı yıl soyadıyla özdeşleşen “KOT” adı markalaşmış Muhteşem Kot’un…

Turgut Özal’ın serbest piyasa ekonomisiyle yabancılara açılan kapılar markanın satışlarını etkilemeye başlamış.80’li yıllar zor geçmiş…

Yabancı mallara olan taleple satışları iyice düşmüş ve 1992 yılında üretimini durdurmak zorunda kalmış…

Böylece çekilmiş piyasadan bırakmış bu işleri ama ismini de dilimize miras bırakmış…
Photobucket

kynk. (1) (2)

"HARİKA" KELİMESİ YANINDA HİÇ KALDI...

Bu görüntüleri ilk gösterimde 8.7 milyon kişi izledi...

bbc planet earth belgeseli

müzik. My Name is Lincoln - Elizabeth and the Island soundtrack

15 Mayıs 2010 Cumartesi

BİBLİYOFİL OLMAK YA DA OLMAMAK…


Yıllar sonra ilk karşılaşmamız…Sıkıca sarıldı Selma teyze.”Nasılsın? Neler yapıyorsun?” diye sordu.

“Peki halâ kitap okuyormusun ?” bütün çocuklar sokakta oynarken,sen kaldırıma oturur bulduğun gazete sayfasını okurdun.”diye devam etti.
Şaşırdım, oysa hoplayıp zıplayan,olmadık yerlere tırmanıp ordan oraya koşturan bir çocukluk geçirdiğimi düşünürdüm.

Evet tüm hızıyla okumaya devam ediyorum.Ama her şeyi değil tabi sadece ilgimi çekenleri

Sonradan olmuyor bu iş, bazı arkadaşlar başaramadıklarını okurken sıkıldıklarını anlatıyorlar.Olabilir…

Bu arada hafta içi girdiğim sınavın sorularından biriydi, bibliyofil (bibliophile) …
Daha önce kullanmadığım bir kelime,gerçi yazı dili dışında lazım olucak gibi durmuyor.Yunanca biblion(kitap) kelimesinden türemiş.Okuma düşkünü,kitapsever anlamında.
Evet kitapları seviyorum ama bibliyofil tanımlamasına tam anlamıyla uyduğumu sanmıyorum…


~~~~

diğer benzer kelimeler,
Bibliyoman: hastalık derecesinde kitap düşkünü,
Bibliyotek: Kitaplık
Bibliyofobi:Kitap korkusu

GÜNÜN SÖZÜ...

Photobucket

"Gerek yok her sözü laf ile beyana..
Bir bakış bin söz eder bakıştan anlayana..." Mevlâna

foto.

13 Mayıs 2010 Perşembe

İŞYERİNDE YETMEYEN ÇAY SORUNU…

İşyerinde çay işlerine bakan Bülent bey bugünlerde pek bir sıkıntılı…

Çayı bir türlü yetiremiyor.Eğer çay planlanandan erken bittiyse ya “su çektim” ya da “demlenmek üzere” gibi cümlelerle bizi oyalama yoluna gidiyor…

Durum böyle olunca o da kendince teknikler geliştiriyor…

İşte yetmeyen çaya çözüm, triplex çaydanlık !!!
Photobucket

11 Mayıs 2010 Salı

GÜLÜMSEYİN ÇEKİYORUM…

Emrivaki yapılarak bir kursa kayıt olunur mu? Oldu işte.Detaylara girmeyeyim gülersiniz sonra…
Diksiyon dersine yazıldık üç arkadaş… :))
Hoca derseniz enteresan bir bayan…
Dersin sonunda güzel konuşma, mimikleri iyi,sözcükleri doğru kullanabilme konusunda öğrenciler kafalarına takılan soruları soruyor o da cevaplıyor…
Sıra bana geldi...
“Yabancıların fotoğraf çekerken kullandıkları “cheese“ kelimesine karşılık bizim neden “gülümseyin ve peynirrrr deyin” dediğimizi, normal şartlarda peynir kelimesinin telaffuzunda ağzımızın aldığı şeklin gülümseme ifadesi olmadığını anlattığımda, “haklısın”dedi ve bunu daha önce hiç düşünmediğini söyledi.
Ama öyle…
Biz eskiden fotoğraf çekerken ne derdik??
Sadece ”Gülümseyinn,çekiyorummm…”

Photobucket

GAMZEDEYİM DEVA BULMAM...

1975/ Baba Bizi Eversene filminden...

Barış Manço ve Kurtalan Ekspres

* şu an ilaç niyetine...:((

kynk.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

ST.HELENS KAZASI VE MUCİZEVİ YOLCULARI…

Karla Little ve ailesi,California’da yaşayan büyükanne ve büyükbabasının 50. evlenme yıldönümleri için haftalar öncesinden hazırlık yapmaya başlarlar.

Kutlamalar için farklı şehirlerde oturan beş çocuk, onbeş torun ve damatların bir araya geleceği bir parti planlanır…
Karla’nın babası bu yolculuk için,tek motorlu dört kişilik bir uçak kiralar ve eşi Dolly ile Karla’yı almak için önce Seattle kentine doğru yola çıkarlar…

Ne var ki Karla’nın eşi Loren’ın son anda işi çıkar…
Ailece çok sevilen Loren’ın gelemiyecek olmasına üzülseler de, planda bir değişiklik yapmadan devam ederler…

O dönemde tıp eğitimi alan ve geçimlerine katkı sağlamak için gece kulüplerinde trompet çalan Loren ise eşini ve iki ay önce doğan kızını yolcu edip işyerine doğru yola koyulur…

Karla’nın babası Grant Erickson,annesi Dolly Erickson ve bebeği Laurie Little 23 Haziran 1966 günü o küçük uçakla havalanır…
Başlangıçta güzel başlayan yolculuk ilerleyen saatlerde yerini sessizliğe bırakır.Fırtına ve buzlanmanın etkisiyle uçağın motoru aniden durup, irtifa kaybetmeye başlar…

O sırada sessizce ağlayan Karla Little küçük kızına sıkıca sarılır…
İniş için uygun bir yer arayan ve uçağı korumaya çalışan Grant Erickson’ın tüm çabalarına rağmen sonuç kaçınılmaz olur…
Uçak St.Helens dağına düşüp,bir uçurumun kenarına kadar sürüklenir…

Karla kendine geldiğinde kızı Laurie’yi kollarında ağlarken bulur…
Karların arasında aşağıya doğru yan yatmış uçakta bebeğini kontrol eder ve alnındaki morluk dışında herhangi bir yara izi rastlamaz…
Bu arada anne ve babasına da seslenir ancak bir yanıt alamaz…

Vücudundaki acı ve hissizliği o zamana kadar anlamayan Karla kızının ağlamasıyla tekrar kendine gelir,Laurie’nin acıktığını anlar…
Koltuğun hemen arkasında duran kavanozlardaki mamalara ulaşıp kızını zorda olsa doyurur.Battaniyelere sımsıkı sarıp onu uyutur…
Bacaklarını hareket ettirememesine rağmen önde oturan anne ve babasına doğru uzanır fakat yine yanıt alamaz.Baygın olduklarına kendini inandırmaya çalışır…

Uçağın gecikmesi olması ve ardından kayıp haberi çok geçmeden Loren’a ulaşır…
Arazinin geniş olmasına rağmen hesaplamalar yapılır ve ABD ordu helikopteri dahil bir çok ekip arama ve kurtarma çalışmalarına katılır…
Büyük üzüntü ve panik içindeki Loren’sa bir arkadaşına ait uçakla havalanmıştır…

İlk gece Karla ara ara uyuyup Laurie’nin ağlama sesiyle uyanır.Onu doyurur,altını değiştirip tekrar uyutur.Bu arada mamayı da idareli kullanmak için çaba gösterir…
İkinci günün sonunda enkaz bir pilot tarafından fark edilir…

Vücudunda birçok kesiği bulunan,kalça kemiği kırılan,ciğerleri hasar gören ve bacakları soğuktan donan Karla’ya ulaşılır.Bebeği kucağında uyuyordur.O ise Bitkin bir halde gözlerini açıp,gülümser...

Doktorlar anne ve babasının ölümüne neden olan yaraların aynısına sahip olmasına rağmen Karla’nın hayatta kalmasını Laurie’ye bağlar…
Yavrusunu koruma içgüdüsüyle hayatta kalan annenin öyküsü günlerce basın tarafından takip edilir…

Kısmi felç olsa da Karla birkaç yıl sonra tekrar yürümeye başlar.Loren 1969 yılında Tıp Fakültesinden mezun olur, Vietnam savaşından sonra da göz kliniği açar.Bu arada ikinci çocukları Richard Everton Little dünyaya gelir…


 
* Geçen senelerde okuduğum ve çok etkilendiğim bir olaydı.Uzun olduğu içinde derleyip toparlamak pek mümkün olmadı yani anneler gününe yetişmedi…
Gecikmeli de olsa yüreği anne ruhuyla atan herkesin anneler gününü kutluyor, bu öyküyü onlara armağan ediyorum…



kynklar. (1) (2)

5 Mayıs 2010 Çarşamba

GALATA KULESİNİ RESMEDERKEN…

"İki parmağının ucunu gözüne koy, Bir şey görebiliyormusun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir..." demiş Mevlana.

Photobucket

İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi İlker Özcivan’ın görüntülediği bir fotoğraf…
Galata Kulesini çekmeyi planlarken “tekrarı mümkün olabilir mi?” denecek bir an yakalamış…


foto.

GÜNLERİN İSİM KAYNAĞI…

Mehmet Ali beyin annesi Azeri kökenliymiş…
”Her günün bir ertesi var.Cuma-Cumartesi , Pazar- Pazartesi,Çarşamba-Perşembe bir tek Salı gününün eşi yok.O yüzden annemler Salı gününe “tek” derlerdi.Mesela günlerden ne diye sorardık ”tek” şeklinde cevap verirdi.” diye anlatıyor bizlere…
Tabi sohbetin konusu Tamer Korugan’ın kitabında anlatılan gün isimlerinin kaynağı...

Bilinenin aksine hiçbiri Türkçe değil.


Photobucket

Yedi günü temsilen kullandığımız “hafta” sözcüğü Farsça’daki yedi sayısından gelmekte ve “heft” ya da “hefte” şeklinde söylenmekteymiş…
Her ne kadar Pazartesi bizim için haftanın ilk günü olarak kabul edilse de,adlandırma yapılırken ilk gün Pazar olarak alınmış…

Pazar, Farsça’daki “yemek yenen yer” anlamında “ba” =yemek, “zar”= yer sözcüklerinden oluşmuş.
Pazartesi, “ba-zar” kelimesine yine Farsça’daki “ertesi” sözcüğünün eklenmesiyle “pazardan sonraki” anlamında kullanılmaya başlamış…
Haftanın üçüncü günü olması nedeniyle İbranice’deki “üçüncü“ kelimesine karşılık gelen Salı sözcüğü…
Farsça’daki dördüncü gün manasına gelen “cehar şenbe” yani Çarşamba,devamında Farsça’daki beşinci gün manasına gelen “penç şenbe” yani Perşembe kullanılmış…
Cuma, Arapça’daki “toplama,toplanma” anlamından yola çıkılarak ve son olarak Cumartesi tıpkı Pazartesi kelimesinde olduğu gibi “ertesi” sözcüğünün eklenmesiyle oluşturulmuş ve bu kullanım dilimize yerleşmiş…
Photobucket