04 Şubat 2010

İLK TELEVİZYON KUMANDASI NASILDI ?

Ne büyük lüksmüş meğer tv kanallarını kumanda yardımıyla değiştirmek…


Prensesim yere düşürünce çalışmaz oldu kumanda.Beğenmeyince ayağa kalk,tv'nin yanına git kanalı değiştir.Bir süre sonra yine kalk yine değiştir…


Birkaç saati böyle geçirdikten sonra,yaratıcı aklım sayesinde diğer odadaki televizyonun kumandasını aldım elime, evet çalıştı üstelik farklı bir marka olmasına rağmen…


Şimdi onunla idare ediyoruz. 80’li yılların sonlarında ilk kumandalı televizyonu aldığımızı hatırlıyorum.Hafızam “ilk o yıllarda üretilmeye başladı“ zannetse de durum öyle değilmiş…

İlk televizyon kumandası Zenith Radyo Şirketi tarafından 1950’li yıllarda üretilmeye başlanmış.Televizyona bağlı bir kablo sayesinde çalışan komutaya “Tembel Kemikler” adı verilmiş.

Photobucket


1955’li yıllara gelindiğinde yine aynı firma tarafından geliştirilerek üretilen, bu sefer kablosuz olan kumandaya “ Flashmatic “ adı verilmiş…
Ne kadar verimli çalıştığı bilinmez ama yaşanan bir takım sorunlar neticesinde bu kumanda üzerinde geliştirme çalışmalarına devam edilmiş.

Photobucket


Photobucket


1956 yılında Robert Adler tarafından geliştirilen “Zenith Uzay Kumandası” ismiyle satışına başlanan, ses ve kanal değişikliği seçeneği sunan modellerde ise bir süre sonra mekanik bozulmalar ve istemsiz kanal değişikliği gibi sorunlara rastlanmış…

Photobucket

foto. 1. 2. 3. 4. 5.


*bu yazı kaynak belirtilmeden Ela DeneçliMakalenet ,tvcapture.eu  ve gokhan tass tarafından kopyalanmıştır.

KIR O ZİNCİRLERİ…

Bu haberi daha önce izlediniz mi bilmiyorum ama kadınca duygularla izlendiğinde etkiliyor insanı…

O ülkenin kültürü ya da kanunları bizi ilgilendirmiyor olsa da konu çocuk ve annelik olunca kayıtsız kalamıyorsunuz artı sıkıntılara rağmen ne kadar şanslı olduğunuzu düşünüp bu vatan topraklarında doğduğunuz için şükrediyorsunuz…

“Adalet birgün herkese lazım olur” düşüncesiyle izlemeniz dileğiyle…


kynk.

GÜNÜN SÖZÜ...

Photobucket

“Bütün kâinat birbirine sevgiyle bağlanmış. Sevgini vermesini öğren, çünkü gönlün anlasın ki, hepsine yer varmış, Sevgisiz insandan dünya unutma ki korkarmış.” Hz.Mevlana

02 Şubat 2010

YALANCILIK BOZUK PARA GİBİDİR...

Angela Cooper İngiltere’deki Reading Üniversitesine öğretim görevlisi olarak başvurur.Yeterli donanıma sahip olduğunu düşünen üniversite yönetimi bu başvuruyu kısa sürede olumlu karşılar.Edinburgh Üniversitesi mezunu,Durham Üniversitesinden doktoralı ve güzide birkaç okuldan referanslı bir personelle çalışmak onlar için memnuniyet verici bir olaydır.İlerleyen birkaç yıl içinde filoloji bölüm başkanı yapılan Angela Cooper herkesin takdir ve güvenini kazanmıştır…Çalışmalarının altıncı yılında yönetim, Cooper’ın sahte isim ve gerçeğini aratmayacak diploma ile belgeler kullandığını tespit eder…
Artık çok geçtir, üniversite sahte öğretim görevlisine çalıştığı altı yıl boyunca 200bin sterlin ( eski parayla yaklaşık 470 milyar) maaş ödemiştir…

~~~~


“Yalancılık bozuk para gibidir,uzun süre geçindirmez” demiş Ruslar ,hani bizde de vardır ya yalancı çobanın hikayesi misali gerçeğin öyle ya da böyle ortaya çıkması hoşuma gitti… :)

CISSSSS…

Bu değerli kelimeyi kullanma ihtimaliniz ,anne ya da baba olmanızla doğru orantılıdır unutmayın…İstediğiniz kadar tedbir alın o priz ya da kabloların çekim gücünü engelleyemezsiniz.Her anne babanın başına gelecek malum bir durum…

Photobucket
foto.

HUYSUZ EVSAHİBİ VE DERTLİ KİRACISI...

Bakmayın başlığı böyle attım ama babacığımın sinir harbini her görüşümde “Allah evsahiplerine sabır versin” diyorum.Bizde kiracı olduk ,birçok evsahibi gördük…Keşke vakit olsa da uzun uzun anlatsam enteresan evsahiplerini ya da evsahibi olduktan sonraki kiracıları.Hele sonuncusu hepten ilginç çıktı.Memur emeklisi babamın yıllarca dişinden tırnağından biriktirdiği paralarla aldığı kutu gibi evin aylarca yatmayan kirası sonrasında telefondan “sen bana kızdın değil mi şimdi?”deyip sonra “sor bakalım neden yatıramadım kirayı?” demesi ekol bir hareketti.Gülsek mi ? Şaşırsak mı? bilemedim…


31 Ocak 2010

SENARYO SON DAKİKADA NASIL DEĞİŞTİ ?

“ Tatlı Kaçık “ oyununu sahneledikleri yıllarda Nisa Serezli rol arkadaşı kedicikle yakından ilgilenmektedir.Öyle ki oyun öncesi kuliste geçirilen mutlu dakikalar oyun sırasında da devam eder.Yalnız oyunun sonlarına doğru konu gereği ölen kedinin arkasından gözyaşı dökülmesi gerekmektedir.Finalde Nisa Serezli ağlar,seyirci ağlar ve perde kapanır…

~~~~

Günlerden bir gün tam da bu acıklı sona gelinmişken, öldüğü farzedilen kedi dekor penceresinden Serezli’nin kucağına atlar.”Sev beni“dercesine…
Gayri ihtiyari gülen Nisa Serezli’ye seyircide eşlik eder.Gözyaşları içinde defalarca oynanan oyun bir defaya mahsus kahkahalar eşliğinde bitirilir.

kynk.Altın Eller-N.Serezli ile söyleşi

BAŞARININ SIRRI...

Eski bir röportajını okuyorum “başarısının sırrı” sorulmuş Sandra Bullock’a.O da şöyle cevap vermiş...

“Başarı insana dikenli bir paket içinde geliyor,işte ben bunu öğrendim.O paketi kabul etmek ya da etmemek size bağlı.Kabul ettiğiniz bu başarıyı paylaşmak için seçtiğiniz insanlar da çok önemli.Her zaman sizden daha başarılı,savaşçı ruhlu ,zeki insanları seçin ve hep öğrenci olarak kalın.Kendinizi öğretmenmiş gibi duyumsadığınız an oyunu kaybettiniz demektir.”

Photobucket

kynk.Yıldızlar Arasında-Rana Arım

YAMYAM’I MAALESEF KAYBETTİK…

Kendisini tanımaktan onur duyduğum değerli büyüğüm, kahraman insanı geçtiğimiz günlerde kaybettik…
Ani ölümü ile hepimizi şaşırtan ,lakabı Yamyam kendisi melek insana Allah’tan rahmet, yakınlarına sabırlar diliyorum…

*

27 Ocak 2010

COŞKUN ARAL'dan “ANNEMİN YEMEKLERİ ”…

“Kiminin annesi,kiminin anneanne veya babaannesi ya da halası,teyzesi…Herkesin belleğine kazınmış bir lezzetler yumağı var ve tıpkı benim gibi herkes onu aramakta.Ancak bunu bulabileceğimiz tek yer var, o da belki en yakınımızda.” diyor Coşkun Aral,Hotpoint-Ariston işbirliği ile hazırladığı yemek kitabında…
Hani çok kabiliyetli olduğumu düşünmüyorum yemek konusunda ama arşivimde fena sayılmaz.Belgesel programlarından ilgiyle takip ettiğim bir gazetecinin çıkardığı yemek kitabı “acaba nasıldır?” diye merak edip bende bilgilerimi bırakmıştım.Onlarda ücretsiz kargoladılar.Kendilerine en içten teşekkürlerimi yolluyorum…
Photobucket

Tariflerin yanı sıra kitapta, Aral’ın çektiği görsel açıdan zengin fotoğraflar ve kısa notlar yer almakta…

ÇILGINLIKTA SINIR TANIMAYANLAR İÇİN…

Babamın memuriyeti nedeniyle çok taşındık, pek çok ev değiştirdik.Paketlemede uzman sayılırım,hem seri hem de sağlam kutularım.Öyle ki bugüne kadar kırık dökük bir şey çıkmamıştır. :)) Tabii ne zaman ki evden eve taşıma işi çıktı işler değişti…Kırık,çizik vs...
Görüntüdeki ekipte eşyalarını kendileri taşımayı uygun görmüş yalnız ufak bir method farkıyla… :))

24 Ocak 2010

ATEŞ PAHASI…

Kanuni Sultan Süleyman adamlarıyla birlikte avlanmaya çıkar, çıkar çıkmasına da ani bir yağmur bastırır iliklilerine kadar ıslanırlar…
Titrer vaziyette karşılarına ilk çıkan kulübeye sığınırlar,ısınmak istediklerini söyler Kanuni kendini tanıtmadan…
Güzelce bir ateş yakan çoban kim olduğunu bilmeden ısınmalarını sağlar ateşi aynı ısıda tutarak…
Sultan Süleyman ısınıp neşesi yerine gelince “Bu ateş yüz altına değer” diye bir laf söyler.Kıyafetleri kuruyup, gitmeye hazırlanırken teşekkür için çobana üç altın uzatır…
Çoban elindeki altına bakarak dudak büker, her hallerinden durumları iyiyken adamlar neden üç altın vermiştir?
“Beyim “der, “Biraz önce ateşe yüz altın değer biçmişken ,bari biçtiğiniz değeri verin.”
Hiç ateşe yüz altın verilir mi? Ama Kanuni söylediği söze karşılık çobana yüz altını verir...

İşte “ateş pahası” deyimi bu olaydan sonra kullanılmaya başlar…


Photobucket

**Artık 10’ların 20’lerin adı var her şey ateş pahası birazda üşümemize nedendir eldeki mevcutla bir şeyler alalım dedik hayır amaçlı.Kısa sürer diye alelacele çıktık yok aradığımız şeyleri bulamadık üç bayan…
Hayatımda nadir üşüme anlarından biridir üstelik daha Ankara’ya kar gelmemişken.Öyle üşüdüm ki kaloriferin başında saatlerce titredim bir yandan bu olayı hatırladım,bir yandan kaleme aldım…

BELKİ HABERİNİZ OLMADI…

Habertürk Web Günlüğünde yayınlanan yazımdan günler sonra haberim oldu.Tabii göremedim. :) Ama haber vermiş olması bile güzeldi Arkadaşımın , her daim sevgiyle hatırlıyorum.
Hani olur ya belki sizinde haberiniz olmadı…

Aşağıdaki blog sahipleri mail adresimden bana ulaşırlarsa yazılarını fotoğraflayıp gönderebilirim.

27 Aralık 2009 tarihli Habertürk Web Günlüğü


http://atolyemis.blogspot.com/

http://evhalleri.blogspot.com/

http://www.sutkutusu.com/

http://www.webrazzi.com/

http://sarmasikeczanesi.blogspot.com/


3 Ocak 2010 Habertürk Web Günlüğü

http://www.bigumigu.com/

http://www.eymenstyle.com/

http://tamchee.blogspot.com/

http://borderlessdreamer.blogspot.com/

http://albumatine.blogspot.com/


5 Ocak 2010 Habertürk Web Günlüğü

http://www.bloggerv.com/

http://bellekkutusu.blogspot.com/

http://rumeysaoyuncaksepetim.blogspot.com/

http://mushaboom8.blogspot.com/

http://zorkisilik.blogspot.com/


7 Ocak 2010 Habertürk Web Günlüğü

http://pandora99.blogspot.com/

http://benbuyaznerdeydim.blogspot.com/

http://blogkaydi.blogspot.com/

http://basaksarica.com/

http://fasulyeningunlugu.blogspot.com/


9 Ocak 2010 Habertürk Web Günlüğü

http://www.offnegiysem.com/

http://ehali.blogspot.com/

http://cara-melmadonna.blogspot.com/

http://602gece.blogspot.com/

http://butterflymer.blogspot.com/


10 Ocak 2010 Habertürk Web Günlüğü

http://devamlilikhatasi.blogspot.com/

http://dolaylhayvan.blogspot.com/

http://filucusu.blogspot.com/

http://www.yorgunblog.blogspot.com/

http://ozelpastam.blogspot.com/


11 Ocak 2010 Habertürk Web Günlüğü

http://otobuste.blogspot.com/

http://seyiryeri.blogspot.com/

http://shopcolic.blogspot.com/

http://denize-cikan-sokaklar.blogspot.com/

http://acetobalsamico.blogspot.com/

22 Ocak 2010

YARDIM ÇAĞRISI “ES O ES”

Tehlike anında kullanılan “İmdat” çağrısı S.O.S ‘in (esoes) oluşumu telgraf günlerinden kalan Mors alfabesinden kaynaklanıyor.

1908 yılından itibaren (···---···) üç nokta ve üç çizgi şeklinde simgelenerek kullanılmaya başlanmış.Akılda daha kolay tutulması, anlaşılması ve bekleme yapmadan tek bir karakter gibi gönderilmesinden ötürü bu karakterler seçilmiş…

Mayday (Mey dey) ve Pan pan ‘da yine denizcilikte kullanılan acil durum çağrısı… Bunun da bir sıralaması var.İlk aşama “pan pan”…
Yardım isteyen kişi durumun önemine göre yardım isteme sırasını ayarlıyor.
Mayday kelimesi havacılıkta da kullanılan bir terim olarak karşımıza çıkıyor…


20 Ocak 2010

CUMHURİYETİN İÇİNDE DOĞMAK…

Olaya en uygun başlığı düşündüm.Olsa olsa bu olur diye karar verdim ve gün içinde bende derin etki bıraktığı için sıcağı sıcağına yazmak istedim...

Arkadaşım Füsun hanım yıllarca kamuda çalışmış,emekli olduktan sonrada kendini hayır işlerine adamış aydın biri.Öyle ki günlük koşuşturmasına rağmen hiçbir talepte bulunmadan sadece gönüllü olarak okuma yazma bilmeyen hanımlara ders veriyor ve bunu yol masrafı dahil yemek vs. cebinden harcayarak yapıyor.Zuhal hanımda aynı şekilde.Dedim ya gönüllü…
Füsun hanım sohbet esnasında kendisini olduğu kadar bizide çok etkileyen bir anısını paylaştı bende size aktarıyorum...

Üniversitede okuduğu yıllarda, kapısı çalınıyor Füsun hanımın.Birini beklemediği için merak ederek açıyor kapıyı.Karşısında elinde kocaman bir buket çiçekle İran’lı sınıf arkadaşı duruyor.Şaşkınlığı devam ederken arkadaşı ”Füsuncum bugün 29 Ekim Cumhuriyet bayramı,siz zaten her sene coşkuyla bu bayramı kutluyorsunuz ama bende Türkiye’de yaşamanın nasıl bir şey olduğunu artık biliyorum gerçekten şanslısınız bu nedenle ben bayramını kutlamaya geldim” diyor…

Hoşuma gitti bunun üzerine bende yıllar öncesinden bir olayı hatırlayıp anlatmaya başlıyorum…
Sene 1988 Mersin Taşucu’ndan Kıbrıs’a doğru yola çıkıyoruz hızlı deniz otobüsüyle,annem,kardeşim ve ben…
Dört kişilik karşılıklı koltuklar yanımıza kömür karası saçlarıyla ,modern giyimli hoş bir bayan oturuyor.İlerleyen dakikalarda annem çantadan çıkardığı poaçaları uzatıyor bende bayana ikram ediyorum.Kadın önce duraksıyor ardından İngilizce olarak Türkçe bilmediğini söyleyip teşekkür ediyor…
İçimden seviniyorum konuşma pratiğimi geliştirmek adına güzel bir fırsat olduğunu düşünerek klasik sorularla sohbete başlıyorum.(Hani şakır şakır konuştuğum zannedilmesin bu arada ama dil konusunda sıkı çalıştığım bir dönemdi).
Takıldığım yerlerde yanımdan hiç ayırmadığım cep sözlüğüme bakıyorum…
Kıbrıs’ta nereye gideceğini sorduğumda çantasından pasaportunu çıkartıp bana önce resmini gösteriyor İran vatandaşıymış.Kara çarşaflı tanımakta güçlük çekiyorum haliyle çok değişik görünüyor.”Humeyni” deyip ondan kaçtığını anlatıyor.İyi de Humeyni kim? Ne yapıyor ki ondan kaçıyor? Bilmiyorum anneme soruyorum...
Kendisine yol göstermişler önce Türkiye’ye,sonra Kıbrıs’a oradan da Kanada vatandaşlığı için başvuru…
Konu derinleşip anlatmak için olaya el kol hareketleri,kağıt kalem ve çizimler girince şansımı fazla zorlamıyorum.O yıllarda bunun anlam ve önemini çokta kavrayamadığım için sıradan bir olay gibi geliyor kadının özgürlüğe kaçışı...

Sonrasında ne oldu bilinmez ??

Ayrılmaya yakın boynumda Mevlana figürlü kolyeye bakıp beğenisi gösteriyor,çıkarıp kendisine veriyorum o da bana kolundaki dijital saati anı olarak veriyor bir daha hiç karşılaşmayacağımızı bilerek…

Photobucket

20 Aralık 1929

18 Ocak 2010

KUMBARA...

Öyle sağlam ve güzel tasarlanmıştı ki onu kırmak ya da açmak mümkün değildi.Kız çocuklarının amacı dışında oyunlarda ütü olarak kullandığı bu İşbankası kumbarasını…

İçine para atıldıkça gülle gibi ağırlaşır,açmak için de bankaya götürmeniz gerekirdi çünkü anahtarı özellikle verilmemişti…

Bankaya ilk gidişimizde görevli bayanın bozuk paraları aldıktan sonra gülerek sakız,vida,anahtar ve saç tokalarını uzattığını anlatırdı babam…

Düşünüyorum bizim zamanımızda şimdiki gibi model model kumbaralar yoktu.Bir bu,birde Akbank’ın meşhur uğurböcekli kumbarası vardı…

foto. foto.

16 Ocak 2010

BİR KIVILCIM…

1950’li yılların ortalarına kadar Amerika’nın güney eyaletlerinde zenciler otobüslerin ancak arka koltuklarına oturabilirlerdi.Bütün koltukların dolu olması ve otobüse beyaz bir kişinin binmesi halinde oturan zenciler koltuklarından kalkıp beyaz kişiye yer vermek zorundaydı…


~~~~~
Alabama eyaletinde sıradan bir gün otobüse binen beyaz adam koltukların dolu olduğunu gördü ve gözüne ilk çarpan zencinin yanına giderek kalkmasını söyledi.Terzilikle uğraşan zenci kadın “hayır” diye cevap verdi.Rosa Parks isimli bu kadın eyalet yasalarına aykırı davrandığı için tutuklanıp ve para cezasına çarptırıldı.Ancak onun bu eylemi Amerika’daki zencilerin “özgürlük” hareketini başlatan ilk kıvılcım oldu…

Photobucket
~~~~~ ~~~~~ ~~~~~ ~~~~~ ~~~~~ ~~~~~ ~~~~~ ~~~~~ ~~~~~
Eskiden herşey göründüğü kadar güzel değildi kimisine göre rüyalar ,kimisine göre özgürlükler ülkesinde...
1939 yılına ait fotoğrafta su içilen damacanalar bile ayrı tutulmuş...
Photobucket

15 Ocak 2010

SABIR SANATLA BİRLEŞİNCE…

Photobucket
Photobucket
İngiliz sanatçı Kate MccGwire alışıla gelmişin dışında eserlerle uğraşıyor. 2004 senesinde Royal College of Art -Heykel bölümünde masterını tamamlayan Kate’in kullandığı malzemeler kuş tüyü ve yapıştırıcı...
Tüyleri kendi imkanlarıyla toplasa da, vatandaşların yolladığı tüyleri kabul ediyor.
Bu işi o kadar sabırla ve ustaca yapıyor ki, yakından bakmadığınız sürece onların kuş tüyü olduğunu anlamanıza imkan yok.Akışkan su görünümü verdiği bu eserleri New York, Berlin,Çin ve Londra’daki bir çok salonda sergilemiş…
Photobucket
Photobucket
Photobucket

14 Ocak 2010

BLOGLAR ARASI DOSTLUK ÖDÜLÜ...

Photobucket
Bir zamanlar, ihtiyarın biri gelen misafirlerine "Hanım hasta,kız hasta sizlere ikram edecek bir şeyim yok hiç olmazsa güzel bir söz söyliyeyim de o ikramım olsun" der ve devam eder
"Analar düşmanı nasıl olsa doğurur siz dost kazanmaya bakın "
Kıssadan hisse misali blogculuğun en güzel taraflarından biridir ödüller ve güzel sözler...
Sevgili Zuzuların Annesi Banu, İçimdeki Yolculuk Funda, yazı ve yorumlarını tebessümle okuduğum Mit ödüllendirmişler beni teşekkür ederim kendilerine...
Hani soruları cevaplayacak kişileri belirlemek zor olmuyor da, iş ödüle gelince pek bir zor oluyor çünkü bunu paylaşmak istediğim kişiler 10-12-19'la sınırlı değil.Zamanını ayırıp bloğa ilgi gösteren arkadaşlara ödülü ve sevgilerimi yolluyorum...

13 Ocak 2010

KAMYON EDEBİYATI...

Kamyon şoförlerimiz yaratıcılıkta sınır tanımıyor,gündemi yakından takip edip yazılarını güncelliyor...
Photobucket
foto.Serhat Karadağ'a teşekkür ederim.

TARİHTEKİ İLK SAÇ TASARIMCISI …

Kaynaklar Kral 14.Louis zamanında ilk saç tasarımının Mösyö Champagne tarafından yapıldığını ,1650 yılında Versay sarayında çalışan ve Paris’li kadınlar tarafından geniş bir hayran kitlesine sahip olan Champagne’nin zaman zaman işle aşkı birbirine karıştırdığını,yine bu yetenekli adamın kuzulardan kestiği tüyleri tarayıp üzerinde uyguladığı stilleri sergilediğini,müşterilerinin saçlarını yaparken de kemik tarak , kuğu tüyünden pudra ponponu,merhem, çeşitli saç dolguları,kakül,peruk,kurdele ,fiyonk,yapıştırıcı,saçı düzleştirmek için ütü kullandığını anlatmakta…

kynk.elidor magazine

12 Ocak 2010

HER GÜZELİN BİR KUSURU VAR…


Üç adımda istenilen bilgileri giriyorsunuz ve Pınar Beyazın sevimli Beyno’su seçtiğiniz kişiye kusurlarını bir bir anlatmaya başlıyor… :))
Yeni bir yıla başlarken aynı huyları tekrar etmesin dilekleriyle...
Hazırladığınız görüntüyü verilen link sayesinde mesaj atabiliyorsunuz.

10 Ocak 2010

BİR ANI - BİR EVLENME TEKLİFİ VE SONRASINDA YAŞANANLAR…

Veda zamanı yaklaşmış olmasına rağmen son dakikaları değerlendirmek istercesine sarmaş dolaş bekliyoruz Kaptan’la…
Öğrencilik yıllarımda kaç kez gidip geldim trenle sayısını hatırlamıyorum.Bazen sınıf arkadaşlarıyla matrak muhabbetlerle ,bazen yalnız…
Rahattı ve her şeyden önemlisi güvenliydi o yıllarda.Neyse trenin kalkış düdüğü ile alelacele oturdum yerime el sallıyorum.Kaptan hızla cebinden çıkardığı büyük sarı post- it kağıda bir şeyler yazıyor.Yavaş yavaş hareket etmeye hazırlanan tren camının ortasına “pat” dedi yapıştırdı.Üzerindeki kısa sevgi mesajını okuyup tekrar el salladım…
Yavaş yavaş hızlanmaya başlayan trenin camına notu almak için elimi bir attım açılmıyor.Tekrar ,tekrar yokkk camı hareket ettirmek mümkün değil sıkışmış resmen…
Bilmem kaç km hızla giden trenin kağıdı uçurmasını bekliyorum ne mümkün nasıl bir yapıştırıysa banamısın demiyor.Bu arada yanımdan gelip geçen yolcular camdaki sarı kağıdı ister istemez bakıp okuyor.Bilet kontrolü yapan görevli,tren içinde gezinenler,yol boyunca yanımda yolculuk yapanlar...
Dışarıda o kadar rüzgara ve soğuk havaya rağmen kağıt sabaha kadar uçmadı nasıl olduysa.:)) En sonunda İzmir Basmane garına indiğimizde kağıdı cebime alıp koyabildim.Komik bir anıdır benim için zaman zaman hatırlarım…

Kaptanla liseden arkadaşız,13 yılın sonunda evlendik ancak teklif falan olmadan direk hazırlıklara başlayarak gelişti her şey. Hani evlenme teklifide şöyle ilginç oldu diye anlatmak isterdim ama maalesef öyle bir şey yok bizde…
Şimdi kendime ait bir şey yok dedim ama anlatmak istediğim başka bir evlenme teklifi var beni çok şaşırtan ve de güldüren.Daha önce duymayanlar için anlatalım…

~~ ~~

Amerikalı Reed Harris günlerce düşünür çok sevdiği Kaitlin Whipple’a evlenme teklif edecektir.Arkadaşlarıyla konuşup her şeyi planlar…
Topluca gidilen cafede siparişler verilir. Plana göre genç adam sevdiği kızın bardağına evlilik yüzüğünü koyacak ,sohbet esnasında yüzüğü ağzından çıkarıcak kıza evlenme teklifi edecektir.Buraya kadar her şey normal gözükebilir neticede ağza gelen metal parçasını kim fark etmez?
Ne var ki planlar istenilen şekilde gitmez.Yüzüğü fark etmeden bardaktaki milkshake’i içmeye devam eden Kaitlin yüzüğü bir güzel yutar…O arada genç adam ve arkadaşları bir türlü ortaya çıkmayan yüzüğü beklemektedir.Hatta olayı hızlandırmak için “en hızlı kim içecek ?” yarışı bile yaparlar. :
Boşalan bardağa hepsi şaşkın gözlerle bakarken Redd ,Kaitlin’e iyi olup olmadığını sorar ve ardından durumu anlatır.Doğruca hastanenin yolunu tutan çift röntgen filmleri çekildiğinde yüzüğün midede olduğunu görürler.Doktor bol bol su içip beklemesini söyler kıza.: ))


Sonuçta geri gelen yüzükle birlikte evlenirler.Bu arada Tv programlarına konuk bile olurlar…
Kaitlin bloğunda bu inanılmaz olayı komik bir dille anlatmış üstelik o günün videosunuda eklemeyi unutmamış.



*Bu arada uzun bir post oldu şimdi fark ettim kusura bakmayın arkadaşlar…

09 Ocak 2010

“RİNG ALANI" İSMİNİ NEREDEN ALDI ?

En yaygın kullanımıyla daire,halka, yüzük anlamına gelen ve İngilizce bir kelime olan ring kelimesi,aynı zamanda dövüş sporlarının yapıldığı yer içinde kullanılmakta.Özellikle boks maçlarında duymaya alışık olduğumuz sözcüğün,bu spor dalıyla ilişkisi şu şekilde …

Boks sporunun başladığı ilk yıllarda, seyyar gruplar halinde kasaba kasaba dolaşan ve yerel halkla maç yapan topluluk,seyircileri önce daire şeklinde yerleştirir, en önde oturanlara da alanı çevreleyen ipi tuttururlardı.Böylece maç alanına başkalarının girmeside önlenmiş olurdu…

Bu spora ilgi gün geçtikçe artıp seyirci çoğalınca bunu uygulamak güçleşti.Bu kez yere kazıklar dikildi ve ipler kazıklara bağlanarak maç alanı çevrelendi.Doğal olarak bunun içinde en uygun şekil kareydi ancak ismi değişmedi ve ring olarak kaldı…



foto.
kynk.

SICAK ORTAMI SEVEN BİTKİ...

Photobucket

YENİ YILIN İLK MİM KONUSU...

Yılbaşı öncesi 2009’a dair MissRainbow mimlemişti unutmadım ancak cevaplamak şimdi kısmet oldu.Teşekkür ediyorum kendisine…

PhotobucketPhotobucket

*2009 a girerken gözlerinizi kapatıp neyin olmasını dilediniz, sonuç ne oldu;?
Her zamanki gibi önce sağlık dilemiştim.O anlamda ailem ve kendim için sorunsuz bir yıl geçirdim diyebilirim.

*2009 da sizi en çok mutlu eden neydi?
Çalışma saatlerinin makul olduğu bir işe girmem…

*2009 da sizi en çok üzen neydi?
2008 yılındaki sorunların hala devam ediyor olması.Şehit haberleri ve siyasi politikalar…

*2009 sizce ne renkti? Neden?
Gri olabilir…Sıkıntı ve mutlulukların bir arada yaşandığı bir yıldı…

*2009 u tek bir cümleyle nasıl anlatırsınız?
Keşke daha iyi geçseydi…

*Yılbaşı hediyesi olarak ne aldınız?
Çay seti ve birbirinden güzel heykel bebekler…

*2010 yılı için ne dilediniz ?
Ailemle sağlık ve huzur dolu bir yıl,Ülkem vatandaşları için endişesiz bir güven ortamı diledim.Umarım dileklerimiz gerçek olur…

Yazmak isterlerse
Sevgili
Handan, Mit, CineShoot, Haykırış ve
Ivır zıvır’a yolluyorum.

06 Ocak 2010

SİMETRİK…

50’li yıllarda İtalya’da polis günü kutlamalarında çekilmiş enteresan bir görüntü...
Ne kadar simetrik olabilir? demeden önce izlemenizi isterim.

Diagonal view

05 Ocak 2010

UNUT GİTSİN…

Yapı Kredi bankasını yeni kullanmaya başladım.İşyerinden hesap açmamı istediler.Henüz internet bankacılığını kullanmadım ama onu da incelemek isterim.Bu arada bankanın internet bankacılığını kullanan müşterileri için “Unut Gitsin” adıyla kısa bir oyun hazırladığını öğrendim.Sık sık unutulan internet şifrelerini hatırlatmak adına hazırlanan oyunda 70-80 -90 ‘lı yıllara ait sorular eğlenceli geldi.Sonucunda da ödül var.22 Şubat 2010 tarihine kadar oyun devam edicekmiş.
Oyun sonrası Worldonline veya İnternet bankacılığına giriş yapan müşteriler arasından hergün 10 kişi 10 TL Worldpuan kazanacak.İlgilenenler için

04 Ocak 2010

PİNYATA NEDİR ?

“Bu yaştan sonra çizgi filmden ne öğrenebilirim?” demeyin…Zaten çocuk sahibiyseniz sonuç kaçınılmaz oluyor onunla birlikte sizde izlemek zorunda kalıyorsunuz ama şikayetçiyim sanmayın. :))

İşte Pinyata’yı bu vesile ile öğrenip araştırdım.Pinyata sadece çocukların değil yetişkinlerinde oynadığı bir oyun.Güney Amerikalı özellikle Meksikalı çocuklar tarafından doğum günlerinde gelenek haline getirilmiş sonra tüm dünyaya yayılmış.Hatta Türkiye’de bu oyunla ilgili organizasyon firmalarını bulmak artık mümkün.Peki bu eğlenceli oyun nasıl oynanıyor ? Sıraya giren bir grup çocuktan sırası gelen, eline bir sopa alıp(sert olmayan özel bir sopa )gözlerini bağlatıyor ve havada asılı duran Pinyata’ya vurmaya çalışıyor.Amaç pinyatayı kırmak…Herkesin üç kez vurma hakkı var.Kırılmazsa sıra diğer oyuncuya geçiyor.Pinyatanın içinde ne mi var? En hoş tarafıda bu.Masal kahramanlarından yapılmış pinyataların içi çeşit çeşit şeker,sakız ve küçük küçük çikolatalarla dolu…

Photobucket

Sonuç; çizgi film izlemek iyidir, insanı mutlu eder :)))

kynk.
foto.
foto.
foto.

18.000 ASKERLE OLUŞTURULAN ÖZGÜRLÜK ANITI…

Milliyetçi duygular sadece biz Türklere özgü bir olay değil her ne kadar rakip olamasalar da...
Bakın 1918 yılında Amerika’nın Iowa eyaletinde 18.000 askerle özgürlük anıtı nasıl resmedilmiş.
Büyütülmüş haliyle görmek isterseniz.

Photobucket

Kaynağa göre;

Meşaledeki alev – asker sayısı : 12.000
Meşale - asker sayısı: 2.800
Sağ kol - asker sayısı: 1.200
Beden, baş ve biçimdeki asker sayısı: 2.000

Toplam asker: 18.000 şeklinde verilmiş.

Fotoğrafçılar S. Arthur Mole ve John D. Thomas
kynk.
~~~
Ayrıca içeriği araştırma zahmetine katlanmadan ve de kaynak göstermeden hazırladığım metni kopyalayan siteleri de buradan görebilirsiniz...

03 Ocak 2010

YETERİ KADAR... :))

İşyerini ziyarete gelen Ekin'le sohbet ediyorum bugün."Nasıl geçti yılbaşı?"

"Aslında üzgünüm,hiç kimse hatırlayıp hediye almadı" dedi...

Hayallerini kurduğu birşey var kafasında biliyorum daha önceki konuşmalarımızdan...

Gene aynı yere getirdi konuyu "Keşkeee,yok ama söylemeyeceğim ne olduğunu" ...

"Biliyorum,biliyorum cep telefonu istiyorsun"dedim.

"Eveettt, neden almıyorlar anlamıyorum oysa yeterince olgun yaştayım"

"Kaç yaşındasın sen?" diye sordum.

Cevap geldi hemen "Eee 10 yaşındayım"...

Hımmmm...

~~~~~

*Zamane çocuğu Ekin fanatik Edip Akbayram hayranı bu arada... :))

foto

01 Ocak 2010

İŞ KAZASI :))

"Geçerken boşları alayım" demişti ki... :))
*Tv8 Haber . Gürkan Tosun

BAHÇE SÜSLERİ SERGİSİ...

Geçen haftasonu Esenboğa Havalimanı yanında bahçe süsleri düzenleme sergisine uğradık.Klasik bilinen modellerin dışında özellikle masal kahramanları ve hayvan figürleri üzerine çalışmalar sergilenmekte…
Heykeller sayıca o kadar çok ki hepsini görüntülemek mümkün olmadı.Şayet yolunuz düşerse görmenizi tavsiye edebilirim.Bir de heykel demişken ek yapayım. :)) Geçtiğimiz günlerde saldırıya uğrayan İtalyan Başbakanı Berlusconi Ağustos ayında burayı gezmiş evi için birebir boyutlarda fil ve zürafa heykelleri satın almış.Tesadüfe bak !! heykel meraklısı başbakanın burnu heykelle kırılmıştı…


Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

Photobucket

29 Aralık 2009

EYFEL YIKILMAKTAN NASIL KURTULDU ?

İkinci Dünya Savaşının tüm hızıyla devam ettiği yıllarda,Alman işgalindeki Paris’e sürpriz bir konuk gelir.

Gece yarısı apar topar yatağından kaldırılan Paris belediye başkanı şaşkın bakışlarla karşısında duran Nazi subayına bakmaktadır.


Subay Eyfel’e ait bilgileri içeren bütün dosyaları toparlamasını ve kendisiyle gelmesini söylemektedir.Neler olup bittiğini anlamaya çalışan başkan subayı takip ederek hızlı adımlarla arabaya biner.

Kuleye geldiklerinde belediye başkanının şaşkınlığı bir kat daha artar çünkü Hitler kendisini beklemektedir.

Beraberindeki subaylarla birlikte kuleye çıkan Hitler kısa süren görüşme sonrası grupla birlikte Alman karargahına geçer.

Belediye Başkanının alınmadığı toplantı sabaha karşı başlar.

Sovyet orduları karşısında çok fazla tank,top ve araç kaybeden Almanlar silah için gerekli hammadde yollarının müttefik devletlerce kapatılmasıyla iyice sıkıntıya düşmüştür.İş çözüm üretmeye gelince işgal ettikleri ülkelerden tüm metallerin toplatılması kararına varırlar.


İşte Hitler’in Eyfel’i ziyaretinin asıl sebebi de bu olur.

Kule söktürülüp tank,top ve tüfek yapımında kullanılacaktır.Ancak yapılan toplantı sonrası Eyfel’in sökülmesinin çok uzun süreceği ve elde edilecek çelikten beklenen miktarda silah üretilemiyeceği mühendislik hesaplarıyla ortaya konulunca bu projeden vazgeçilir.

Uykusuz geçen gecenin ardından toplantı salonun kapısı açılır.

Dışarı çıkan Alman general belediye başkanını yanına çağırtır.”Hadi git ! artık rahat uyuyabilirsin Eyfel ucuz kurtuldu” der.


~~~~

*Okurken ve de kaleme alırken hep şunu düşündüm ya yeterince zaman olsaydı? ya da hesaplar tutsaydı ? Fransa’nın simgesi şu an olurmuydu? :))


Photobucket
kynk.Evrensel Bakış Açısı-Gürbüz Evren

27 Aralık 2009

BEN YİRMİBEŞ YAŞINDA ÖĞRENDİM :)))

Çocukken kardeşimle oynadığımız bir oyuncağımız vardı.Sırt üstü yüzen bebek...Kurup suyun üstüne bıraktığınızda hızlı hızlı kulaç atıp leğende ordan oraya yüzerdi.Bu videoyu izlerken onu anımsadım ama burada durum biraz farklı yüzen oyuncak değil nihayetinde... :-0

Bu hafta izlediğim en ilginç görüntüydü beni hayli şaşırttı.

KAHVE ALTI

Çocukluğumda yazları mutlaka İstanbul’a gider teyzemlerde bir süre kalırdım…Tatilde olmama rağmen çok erken kalktığımı günü dolu dolu yaşadığımı hatırlıyorum.Teyzem ise yoğun çalışma hayatına rağmen hazırladığı kahvaltıya mutlaka çorba ile başlar, mide için bunun yararlı olduğunu söylerdi. Ben ise alışık olmadığım için istemez, ısrarlar karşısında mecburen içmek zorunda kalırdım.:((
Kahvaltıda çorba içmek Osmanlı’dan kalan bir gelenek ancak dedim ya baştan nasıl alışılırsa öyle gidiyor ben bir türlü sevemedim…
Buna karşın yine o zamanlardan kalan bir kültür olan sabah kahvesini severim.Zaten kahvaltıyı “kahvaltı” yapan bu “kahvedir”…
Güne başlar başlamaz hemen herkesin telaffuz ettiği bu kelime, o yıllarda yani Osmanlı’da içilen kahve öncesi mideye zarar vermemek için yenilen hafif yiyeceklere “kahve alti” denilerek ilk şeklini almış.Zaman içinde “e” harfinin düşmesiyle kelime “Kahvaltı”ya dönüşmüş…

Şimdi yorucu geçen bir haftaya ödül olarak güzel bir kahvaltı planlıyorum ve herkesin güzel bir haftasonu geçirmesini diliyorum…

20 Aralık 2009

NİMET ABLA…

Ankara’da “Nimet Abla Piyango Gişesi” yok ama ,elinin onun kadar uğurlu olduğunu düşünen bir piyangocu var… :)) Bugün ondan üç tane bilet aldık üstelik bu sene bir değişiklik yaparak biletleri özellikle cici kızıma çektirdik.Sonuç ne olur bilinmez ama her yeni yılda olduğu gibi amorti bile zor çıkar bize…
Neyse geleyim asıl bahsetmek istediğim mevzuya baklavada Güllüoğlu,kolonyada Eyüp Sabri deriz,hadi onlar ürettikleriyle anılır bu normaldir ama ya milli piyango?? Ne ilginçtir ki piyango denilince ismi her sene mutlaka anılır.Tv yayınları özellikle o gişenin önünden bu konuyu haber yapar…
Küçük bir araştırmayla ulaşılan hikayesi gerçekten enteresan Melek Nimet Özden’in…



II. Abdülhamit döneminde yaşayan İstanbullu bir ailenin kızıdır Nimet Abla.Evlenme çağı geldiğinde Eminönü’nde tütün işiyle uğraşan İsmail Hakkı beyle evlendirilir.Tütün işinin yanı sıra teyyare piyango satışı ile uğraşan İsmail Hakkı bey, satışı teşvik için veresiye piyango biletlerini satıp parasını geri alamayınca büyük zarar eder…
Kocasının bunalıma girdiğini görüp buna dayanamayan Nimet Abla kollarını sıvayıp işin başına geçer…
Önce Diyanet işlerine gidip “piyango haram değildir” fetvasını alıp dükkana asar.Hem de büyük yazılarla…Sonra bilet alanlara promosyon olarak kutu şeker dağıtmaya başlar.Bu arada diğer erkek piyangocular önce onunla alay eder,sonra tepki gösterirler bir bayanın bu işi yapmasına karşı çıkarlar…
Her geçen gün biraz daha fazla bilet satan akıllı kadın rekor satışlarıyla bir numara olur.Bilet sattığı her kişinin adresini almayı unutmaz bir yere not eder,sattığı bilete yüksek ikramiye çıkınca gazetecileri alıp müjdeli haberi bizzat kendisi vermeye gider.Gazetelerde boy boy çıkan haberlerle 1978 yılına kadar ününe ün katmaya devam eder...

kynk.
foto.

18 Aralık 2009

NEİL ARMSTRONG’UN AYAKKABILARI...

Ayakkabının ilginç tarihçesinin de anlatıldığı kitapta yer alan bir bilgidir. Ay’a ilk ayak basan insan Neil Armstrong’un dönüş yolunda dünyaya herhangi bir hastalık taşımama veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesini önleme amacıyla ayakkabılarının uzaya bıraktırıldığı bilgisi…

Bunu okurken hoşuma gitti çünkü "tedbir " kelimesinin hayatımızdaki önemini bir kez daha düşündüm.Oldum olası tedbirli insanları sevdim ve taktir ettim…
Olaylara balıklama atlamamak,ileriye yönelik düşünmek hayattaki başarının anahtarlarından biri bana göre…

Neil Armstrong

Daha önce uğramayanlar için NASA resmi sitesi

15 Aralık 2009

MERHABA…

Alışamadım şu internette konuşma diline…
Arkadaşım ileti gönderdi. –SA.
-SA ??
O ne ki? Anlamadım diye cevap verdim.”Selamün Aleyküm” demek istemiş…Anlam olarak tabiî ki değerli ancak alışkanlık işte “merhaba”diye tekrar dönüş yaptım.

Farsça kökenli “benden sana zarar gelmez” anlamıyla merhaba kelimesini kullanmayı tercih ediyorum belki de selamlaşmanın yanı sıra, taşıdığı dostluk mesajı hoşuma gidiyor…
Hatta bu yazışma sırasında konuyla ilgili aklımda gelen bir olayı da daha önce duymayanlar için bu yazıya eklemek isterim…

Atatürk’ün üsteğmenliği döneminde bulunduğu birliğin alay komutanı aniden rahatsızlanır.İçtimaya çıkılarak gereken kontrollerin yapılması görevi,bir çok kıdemli subay olmasına rağmen Atatürk’e verilir.O dönemde komutanlar askerleri ”Selamün Aleyküm” şeklinde selamlamaktadır…
Atının üstünde sabah içtimasına çıkan Mustafa Kemal alayın önüne gelir ve kısa bir bekleyişten sonra “Merhaba Asker” der…
Şaşırıp ne söyleyeceğini bilemeyen askerlere tekrar “Merhaba Asker” deyince,askerler “sağol” diye cevap verir.
Günlük konuşma dilinde ”Selamün Aleyküm”ü kullansa da o günden sonra askerlerini hep “merhaba asker “diyerek selamlamaya devam eder ve bu böyle günümüze kadar gelir…

HAYAT DEVAM EDERKEN...

Photobucket

Teyzem soruna geçici de olsa bir çözüm getirmiş…:)


DAMACANA…

Yıllarca aynı marka içme suyunu kullanırken birden değiştirmek tabiî ki zor geldi.Su bayisi işleri bozulup dükkan kapatınca,elde birikmiş başka broşürlerden birini arayıp sipariş verdik haliyle…
Kısa sürede eve ulaşan suyu kullanmaya başladık ancak tadını pekte beğenmedik.Hadii sil baştan broşürleri incele markası,fiyatı eve yakın olanı vs…

Tekrar başka bir markayı sipariş ettik.Kapıya gelen görevliye boş damacanayı uzatıp dolusunu almak üzereyken adam “bunu alamam hanımefendi” dedi.Altında üretim tarihini gösteren yuvarlak soğuk mühürü işaret ederek “bidonların belli bir ömrü var,2007 tarihli olanları bile almıyoruz.Bakın bunda 2006 yazıyor,Sağlık Bakanlığı bu konuda çok titiz sürekli denetim yapıyor.Hatta yılbaşından sonra 2008 tarihli olanları bile almayacağız,şu görmüş olduğunuz üçgen işaretinde yazan 7 rakamı ise bu bidona 7 kez su doldurulabileceğini gösteriyor aklınızda bulunsun ”deyip artık işe yaramayacak bidonu bırakıp gitti…Ne yalan söyliyeyim aklıma gelmedi bidonu çevirip altına bakmak,hatta o güne kadar bu soğuk mühürden bile haberim yoktu.İçine kaç kez dolum yapıldığı belli olmayan bu eski bidondaki suyu bilmeden içtik anlıyacağınız. :-0